Nuh Hüseyin Köse (Üç Köşe Yazısı Birden)


Bu haber 04 Temmuz 2013, Perşembe 00:42:53 eklenmiş ve 3967 kez görüntülenmiştir.

 

Gezi protestolarıyla Lice olaylarının ne ilgisi var?

  Ülkemizde 31 Mayıs’tan bu yana devam eden, Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilmesi projesini protesto eksenli gösterilerde, zaman zaman halkla polis karşı karşıya geliyor. Polisin, biber gazını yersiz ve aşırı kullanması, göstericilere karşı  hoyrat ötesi;  ölümlere, göz kayıplarına varan sert müdahaleleri günlerdir iç ve dış kamuoyunda eleştiri konusu olmayı sürdürüyor . Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) nin  koruması altında olan gösteri hakkının, silahsız ve barışçı biçimde kullanıldığı  ölçüde bu gösterilerin, demokrasi ve insan hakları kavramlarına ciddi katkılar sağladığı söylenebilir. Dahası, kamuoyundaki genel yargı ; bundan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı yolunda. Buna şahsen katıldığımı belirtmeliyim.

   Son üç gündür, Diyarbakır’ın Lice İlçesi’nde, kalabalık bir grubun  ilçe merkezine yirmi kilometre mesafedeki bir karakol inşaatına yürüyüp, çadırları yakması  sonrası yaşanan müdahaleler, Gezi  Protestolarıyla özdeşleştiriliyor. Oysa kanımca  Lice Olayının, Gezi protestolarıyla  gerek yöntem, gerekse protestocuların niteliği açısından benzerliği bulunmuyor. Gezi Olaylarının ana omurgasını oluşturan kitle, bugüne dek kitlesel protesto eylemlerine pekte karışmamış olan gençler. Üstelik,  polise karşı olabildiğince pasif bir direniş yürütüyorlar. Kamuoyunda geniş destek bulma nedenleri de, çadırlarının yakılıp, üzerlerine aşırı gaz sıkılmasına rağmen, durma, yaratıcı sloganlar kullanma gibi barışçı yöntemleri. Öte yandan Lice’deki karakol protestosuna katılanlar, geleneksel muhalefet unsurları. Yöntemleri  de,  gösteri yapma hakkının kötüye kullanılması sonucunu doğuracak nitelikte. İşçi çadırlarını yakıp, jandarmaya molotof atıyorlar. Televizyonlardan izlendiğine göre, galeyena gelmiş şekilde kontrolsüzler.

        Bu iki olayı aynı nitelikte değerlendirmek, Gezi Protestolarının içini boşaltmak, ona haksızlık etmek anlamına gelecektir. Üstelik, Gezi eylemcilerinin içine karışarak, polise Molotof atan provakatörlerin davranışları bile, bu iki olayı hukuk karşısında benzer kılamaz. 

 AİHS in Hakları kötüye kullanma yasağı başlıklı 17. Maddesi ‘’

Bu Sözleşme’deki hiçbir hüküm, bir devlete, topluluğa veya kişiye, Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesi veya bunların Sözleşme’de öngörülmüş olandan daha geniş ölçüde sınırlandırılmalarını amaçlayan bir etkinliğe girişme ya da eylemde bulunma hakkı verdiği biçiminde yorumlanamaz.’’  Diyor. 

Lice’de göstericiler, Karakol yapımını protesto etmek için pankart açmak yada slogan atmak gibi barışçı bir gösteri ile yetinmeyip, inşaat işçilerinin kaldığı barakaları ateşe veriyorlar. Ayrıca, savunma konumundaki jandarmaya molotofla saldırdıkları bildiriliyor. Eğer bu doğruysa Lice göstericileri; AİHS korumasında olan işçilerin mülkiyet hakkı, çalışma hürriyeti, ve kolluk görevlilerinin yaşam haklarını ihlal ederek, gösteri haklarını kötüye kullanmışlardır. Dolayısıyla devletin bu olaylara karşı reflekssiz kalması beklenemez. Bir göstericinin, jandarmanın havaya ateş açarken vurularak ölümüne neden olması elbette yasal takibi gerektirecek bir orantısız güç kullanımı olarak değerlendirilebilir.  Ama Lice’yi, Gezi ile özdeşleştirmek haksızlık olur. Tabi ki, gezi protestolarındaki pasif direnişin, güvenlik güçlerine, sert müdahaleleri haklı çıkartacak şekilde  saldırmamaları şartıyla.


 

İşçilerle memurlar tatil yapmasınlar mı?
Bir haftadır Antalya’ dayız.  Adalet Vakfı’nın eğitim tesislerinde. Çoğunlukla hakim savcı ve adliye çalışanları aileleriyle gelmişler. Yılın tüm yorgunluğunu bir haftalığına da olsa atma telaşında insanlar. En çok çocuklar eğleniyorlar. Kah denizin köpüklerinde simitlerine tutunmuş kah havuzda su topu oynayan memur çocukları  akşam olunca sahnede gam gam dansı yapıyorlar. Anne babalar çoğunlukla çocuklarını mutlu etme telaşındalar. Belli ki bu tatil, karne hediyesi çoğu için.
            Denizden henüz çıkıp, havuzbaşındaki çaybarın yanında şezlonga uzandım. Gazetede bir haber ‘’Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, kamu kurumlarına ait sosyal tesislerin  satılmak üzere ilgili kurumlardan listesini istiyor.’’ Haberi okuyunca keyfim kaçtı . Tesisler satılarak ekonomiye kazandırılacakmış. Yani bu tesislerden gelecek üç beş kuruşla  ülke ekonomisini kurtarağız sanki. İşin daha ilginç yanı; ben bu haberi okurken, biraz yakınımda bir bankta, eski maliye bakanı Kemal Unakıtan  eşi ile birlikte gün batımını izliyor. Onlar da tatil için satılması düşünülen kamu tesislerini seçmişler. Güler misin ağlar mısın?
            İlk bakışta hükümetin satış gerekçesi, bu tesisleri kullanmayanlara haklı gelebilir; Ancak, tesislerden yararlanan memur ve işçi ailelerinin ekonomik durumları, başka şekilde tatil yapma olanaklarının bulunmadığı düşünüldüğünde, satış kararının haklı gerekçelere dayanmadığı anlaşılacaktır. Üstelik, özellikle kıyılarda yer alan tesislerle birlikte plajların da kullanım haklarının fiilen devredildiği hesaba katıldığında, yurttaşın kumsallardan yararlanma haklarının giderek sınırlandırıldığını görüyoruz. Gerçekten bizim kampın hemen bitiminde, özellikle Rus işadamlarının yaptıkları çok lüks oteller inşa edilmiş. Müşterilerinin çoğunluğu varlıklı yabancılar olan bu otellerin kullandığı plajlara  halkın girmesi neredeyse olanaksız. Çünkü, otellerin yaptıkları  metal kayık indirme rayları ve iskeleler plajlarda yürüyüş yapmayı bile engelliyor. Bazı oteller, plaj girişlerine köpek bağlayacak kadar ileriye gitmişler. Eğer eldeki sosyal tesislerde satılırsa, halk, bu tesislerin önlerindeki plajları da kullanamayacak.
               Tüm aile ilk kez bir kamu kurumu misafirhanesinde tatil yapıyoruz. Bu standartlarda başka türlü tatile çıkabilmemiz pek mümkün görünmüyor. Araştırdık, soruşturduk; her şey dahil sistemiyle kıyılarda bir otelde kalmanın  bir haftalık maliyeti beşbin lirayı geçiyor. Ulaşım giderlerini ve tatil için yapılan diğer masrafları da hesaba katarsanız, bir haftalık yaz tatilinin dört kişilik bir aileye maliyeti yedi bin lirayı buluyor. Ortalama bir memurun dört aylık maaşı neredeyse. Sosyal tesislerde de bu rakamların yarısını ödeyerek tatil yapabiliyorsunuz. Bu haliyle bile, dar gelirli memur ve işçi ailelerinin tesislerden yararlanması zor görünüyor.
       O zaman ne yapmalı?
       Anayasanın 2. Maddesinde, devletin sosyal niteliğinin altı çizilmiş. Devletin temel amaç ve görevleri  başlıklı 5. Maddesinde ‘’kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak’’  devletin görevleri arasında sayılmış. O zaman devlete düşen, sosyal tesisleri satarak, işçi ve memurun tatil yapma olanaklarını yok etmek yerine, dar gelirli  kamu görevlilerinin de yararlanacağı şekilde tesislerden yararlanma olanaklarını arttırmak olmalı. Üstelik bu tesisler, yaşamı boyunca kendi ülkesinin denizlerini kullanmaktan yoksun olan halka da açılabilir. Aksi taktirde yapılacak şey, Anayasa’dan, havalı bir aksesuar  sözcüğü olarak kalan ‘’Sosyal devlet’’ ibaresini çıkartıp, yerine‘’tüccar devlet’’ yazmak olmalı.
 

 

 

Yansız (Hakem) Yargı Neden Olmasın?

     Yargıçların uluslararası düzeyde davranış kodlarını düzenleyen Bangalor Yargısal Davranış îlkeleri'ne göre  yargıç, yargısal görevlerini tarafsız, önyargısız ve kayırmacı olmaksızın yerine getirmelidir. Yargıç, mahkemedeki ve mahkeme dışındaki davranışının, yargı ve yargıç tarafsızlığı açısından kamuoyunun, hukuk mesleğinin ve davanın taraflarının güvenini sağlayan ve artıran nitelikte olmasını temin etmelidir. 


     Taraflılık, taraflardan birine veya belirli bir sonuca yönelik eğilim, istek veya peşin hükümdür. Taraflılık, belirli bir davada yargıcın görevlerini tarafsız bir biçimde yerine getirmesini imkansız hale getiren ve hükmü perdeleyen veya etkileyen bir davranış veya bakış açısı, zihinsel durum veya koşul olarak tarif edilir.
Bununla birlikte, Bangalor Yargısal Davranış îlkeleri'ni yorumlayan Yargısal Dürüstlük Grubu'na göre, bir yargıcın, insan haklarını koruma yönünde bir eğilim veya istek içinde olması, taraflılık algılamasını haklı kılmaz.
 
     Yargıcın tarafsız görünmesi, sanık açısından bir güvencedir. Yargı mensuplarının giydikleri duruşma kıyafetlerinin tektip olması bile tarafsızlık görüntüsü vermek isteğiyle açıklanabilir. Tektip cüppe giyen yargıçların aynı hukuksal durumlarda benzer uygulama yapacakları mesajı verdikleri anlaşılmalıdır.Bu kıyafetlerinin altında, mensubu oldukları din, ırk, mezhep gibi farklılıkların bir önemi olmadığı; başka din, sınıf ve kültürden olan insanlara aynı mesafede davranacakları düşünülür.
 
     Özellikle ülkemiz pratiğinde yargıya ilişkin olarak geleneksel , merkezi bakışların dışına çıkarak karar verilememesi, devlete karşı açılan davalarda tarafsız kalınamaması eleştirisi sıkça yapılageldi. Yargıçlara da yansıyan kutsal devlet anlayışı, yargının, yürütmenin etkisinden bir türlü çıkamamasının nedeni olarak görüldü. Adeta, ‘’sözkonusu devletse, gerisi teferruattır.’’ anlayışı, yargının da düsturuydu . Bu konuda yaşadığım bir örneği anlatmalıyım.
 
     Henüz genç bir yargıç adayı olarak eğitim merkezinde bir konferansa katılmıştım. Konuşmacı, dönemin Adalet Bakanlığı müsteşar yardımcılarından birisiydi. Muhteremin hem yargıç hem de idarenin yüksek memuru olması, sistemi yeni tanımaya çalışan benim gibi işin başındaki bir hukukçuya fena halde ters gelmişti. Üstelik bir öğretmen edasıyla ‘’hakimin tanımını kim yapacak?’’ diye sormasına hepten bozulmuştum. Söz isteyip, ‘’yargıç; hiç kimsenin, devletin bile adamı olmayan adalet dağıtıcıdır‘’ deyiverdim. Müsteşarın gözünden ateş çıktığını ve  ‘’tabi devlete de asi olmayacak değil mi?’’ diye birkaç kere sorduğunu hatırlıyorum. Yıllar sonra müsteşar bey, Danıştay Başkanı olduğunda yaptığı ilk açıklamada  ‘’bundan sonra yargı, yürütmeyle uyumlu çalışacak‘’ diyordu. Bireylerin, yürütmenin kendilerine karşı yürüttüğü işlem ve eylemlerinin hukuka aykırı olduğu iddiasıyla açtıkları davalara bakmakla görevli en yüksek mahkemenin başkanı tarafından yapılan bu açıklama, birçoğumuzu dumura uğratmıştı. Devlet ve birey arasında hakemlik yapacaktı ama, taraflardan biriyle uyumdan bahsediyordu.Demek ki adaletin tepesinde de dursa, geleneksel ‘’devletin adamı’’ bakışını atamamıştı üzerinden besbelli.
 
     Yıllardır, özellikle orman ve hazinenin taraf olduğu davalarda, bireysel hakları genel kamu çıkarlarından sonra gören birçok mahkeme uygulamasına tanık olduk. Yargı, devlete karşı açılan davalarda, birey ve devlet arasında  hep devlete yakın bir görüntü verdi .
 
     Bu tavır, geleneksel devlet politikalarının toplulukların talepleriyle çatıştığı durumlarda da sürüp gitti yıllarca. Örneğin;  Alevilerle devletin bir türlü uzlaşamadıkları ‘’cemevleri ibadet yeri midir – değil midir?’’ tartışmasında yargı, tarafsız kalıp; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini referans almak yerine , devletin geleneksel bakışı gibi karar verip cemevlerinin ibadethane olamayacağına hükmediverdi. Kürtçe savunma yapacağını söyleyen sanıkları dinlemek yerine, aylarca duruşmaların tıkanmasına neden olundu. Oysa; sanığın savunma dilini seçme hakkına müdahale etmeyerek, tarafsız kalınabilirdi. Sonunda yargının yarattığı ‘’gordion düğümü’’nü çözmek yine yasama ve yürütmeye düştü. Bir gecede çıkan bir yasa ile Kürtçe savunma taleplerinin karşılanması sağlandı. Yargı, tarafsız sorun çözme şansını bir kere daha elden kaçırmış oldu.
 
     Yargıçların, geleneksel devlet politikaları sözkonusu olduğunda genellikle devletin tarafını tutmalarında, kendilerini mesleğe alan otoriteye duydukları bağlığın neden olduğunu söyleyenler kısmen haklı olmakla birlikte, asıl nedenin yargıç güvencesinin hala sağlanamamış olması olduğunu düşünenlerdenim. Üzülerek görüyoruz ki; ülkemizde hala yargıçları Adalet Bakanlığı bürokratları aday olarak mesleğe kabul ediyorlar. Atanmaları, disiplin soruşturmaları, terfileri her ne kadar Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından yapılmaktaysa da, bu durum yeterli güvenceyi sağlamaktan uzak görünüyor. Kamuoyunda‘’Deniz Feneri davası’’ olarak bilinen davanın soruşturmasını yapan savcıların başlarına gelenleri, kamuoyu yakından biliyor. Dahası, yürütme organı mensuplarının yargıya talimat verir tarzdaki beyanları, uluslar arası yargı kuruluşları tarafından bile eleştiriliyor. Son olarak Avrupa Yargıçlar Birliği  EAJ’ın yayınladığı ve bir suretini 2013 Haziran ayı içinde Cumhurbaşkanı’na gönderdikleri deklerasyonda  ‘’Görünen o ki, hükümet temsilcilerinin bağımsız yargının rolü ve hukuk devleti konusunda temel bir algı hataları bulunmaktadır. Bir gazete haberine göre (Hürriyet Daily News) Başbakan, BDP milletvekilinin dokunulmazlığının kaldırılması konusunda şöyle demektedir: “Biz yargıya neyin gerekli olduğunu söyledik. Yargı da gereğini yapacaktır.” EAJ şunu hatırlatır ki, kuvvetler ayrılığı ve yargı bağımsızlığının güvenceleri diğer iki erkin yargıya neyin gerekli olduğu konusunda talimat vermesine müsaade etmez. Bağımsız yargı anayasa ve hukuka dayanır, diğer erklerin emir ve direktiflerine değil.‘’ deniyordu. Oysa, özellikle son bir yıldır buna benzer sayısız örnek görüyoruz.
 
     Son günlerde malum protestolar nedeniyle bizzat Sayın Başbakan sık sık yargıyı göreve çağırıyor. Bu çağrılar umarım göstericilere, hukukun öngördüğünden daha fazla güvenlik tedbiri ve ceza uygulanması telkini niteliğinde değildir. Ve umarım ki; çağrıya uymayanların başına, ‘’Deniz Feneri davası’’  soruşturmasını yapan savcıların başlarına gelenler gelmez.
 
     Hukuk devletinde tercih edilen, başbakanların yargıyı sık sık göreve çağırarak etki altına almaları değil, yargının hakem konumunu güçlendirici konuşmalar yapmalarıdır. Yargıçların, devlet – hükümet ile halk yığınları yada bireyler arasında hakem olmaları sağlanmalıdır ki; adalet yerini bulsun. Ancak o zaman halkın yargıya olan güveni yüzde kırklardan daha yukarılara çıkartılabilir.  
 
     Hak savaşımı için sokaklara çıkan genç nesil bizleri, artık ülkemizde ‘’devletin yargısı’’yerine ,devletin tarafını tutmayan, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve mahkemesi kararlarını  esas alan, tarafsız – hakem yargının temellerini atmaya zorluyor. Neden Olmasın?
 

 

'İfade Özgürlüğü' Anayasal bir Aksesuar mı?

Hindu bilge, öğrencileri ile birlikte Ganj nehri kenarında gezinirken birbirlerine öfkeyle bağıran bir grup görmüş. Öğrencilerine dönüp “insanlar neden birbirlerine öfke ile bağırırlar?” diye sormuş.

Öğrencilerden ses çıkmayınca anlatmaya başlamış: ''İki insan birbirine öfkelendiği zaman, kalpleri birbirinden uzaklaşır. Bu uzak mesafeden birbirlerinin kalplerine seslerini duyurabilmek için bağırmak zorunda kalırlar. Ne kadar çok öfkelenirlerse, arada açılan mesafeyi kapatabilmek için o kadar çok bağırmaları gerekir. Bu nedenle tartıştığınız zaman kalple rinizin arasına mesafe girmesine izin vermeyin. Aranıza mesafe koyacak sözcüklerden uzak durun. Aksi takdirde mesafenin arttığı öyle bir gün gelir ki, geriye dönüp birbirinize yakınlaşacak yolu bulamayabilirsiniz.”

İnsanlar, duyulmadıklarını, anlaşılmadıklarını,dinlenmediklerini düşündüklerinde seslerini arttırarak konuşuyorlar. Bu durum zamanla öyle bir hal alıyor ki; artık karşısındaki onu dinlese bile, dinlenmediğini düşünen birey de muhatabını d inlememeye ve sadece bağırarak konuşmaya, kızarak yazmaya başlıyor. Bu anlaşamamazlık haline uzmanlar ‘sağırlar diyalogu’ diyorlar. Böyle durumlarda kendisini ifade edemeyen bireylerle muhataplarının kalpleri arasındaki mesafede açılıyor. Eğer dinlemeyen, sürekli bağıran devletse, bireyin çaresizliği artıyor.Hele birde kendisini dinlemeyen devlet, bireyi susturmak için zor kullanıyorsa, bireylerdeki kendini anlatamama hali müzmin bir nefrete dönüşüyor.

Oysa; ötekini dinleyen bireylerin, ilk etapta bireysel, uzun vadede ise toplumsal uzlaşı ortamının sağlanmasında temel faktörler olduklarını sıkça görüyoruz. Dinlemenin sıradan bir katlanma hali değil, bir çaba olduğunu da elbette. Örneğin bir anne, çocuğunun acıktığını, susadığını, gazÄ ± olduğunu, ağlamasının bundan olduğunu belli bir çaba ile öğreniyor. Sonrası malum; artık çocuk, ömrü boyunca annesine karşı bir bağlılık ve sevgi hissedecek, ona bırakın bağırmayı, başkasının sesini yükseltmesine bile karşı koyacaktır.

Her ne kadar Volter, “İnsanlar, karınları doyunca ve yatacak yerleri olunca düşünmekten vazgeçerler.” dese de, Pascal, ‘’Tüm onurumuz düşünmekte yatmaktadır’’ görüşünde. “İnsanı varlıktan üstün yapan ve ona onurunu veren, ondaki düşünme gücüdür.”  Diye devam ediyor. Drummond‘a göre ise “Düşünmeyen kişi tutucudur. Düşünemeyen kişi aptal, düşünemediğine aldırmayan ise köledir.”  

İşte birçok insan, saplantılı politik görüşlere sahip olmasa bile, düşünmenin insana kattığı onur nedeniyle aşağılanmayı, hor görülmeyi, iktidarlar tarafından ezilmeyi, coplanmayı, gaza boğulmayı, ıslanmayı, hapis yatmayı göze alarak ifade özgürlüklerini kullanmakta ısrarcı oluyorlar. Düşünceleri dikkate alınmadıkça da yazarak, resmederek, hatta aynı şeyi düşünenler bir araya gelerek düşüncelerini daha güçlü şekilde ifade etmeye başlıyorlar. O zaman artık iş ifade özgürlüğünün kapsamını aşıp, aslında aynı kapıya çıkan örgütlenme ve toplanma, gösteri düzenleme hakkı boyutlarına ulaşıyor. Toplumlar da böylece evrilip, daha yaşanılır bir dünya yaratmak için birlikte çabalamayı öğreniyorlar.

Ülkemizde uzun yıllardır süren, son yirmi günde  sorumluların ‘’sizi dinlemiyorum’’tavrıyla toplumsal çatışma boyutlarına varan süreç, Hintli bilgenin anlatımıyla birbirimize yakınlaşacak yolu kaybedecek kadar karşılıklı toplumsal nefrete doğru hızla sürükleniyor.

Oysa,  sorunlar batılı demokrasilerde keşfedilen ‘’çoğunluğun mutlak hakimiyeti yerine, azınlıkların haklı ve diğer bireylere zarar vermeyen taleplerini de dikkate alan’’ çoğulculuk anlayışı ile çözülmeye, ifade ve gösteri hakkını kullanan kitlelerin diğer kitlelere zarar vermeyen talepleri karşılanmaya çalışılsaydı, işler bu noktaya asla gelmeyecekti. Bu durum anlaşılsaydı, hak mücadelesi için sokağa çıkan insanların, iktidarları destekleyenlerin haklarında gözleri olmadığı, taleplerinin diğer kitlelerin talepleriyle çatışmadığı, bu nedenle kendilerini iktidarlara yakın hisseden kitlelerin azınlık gördükleri diğer gruplara karşı tavır almalarının anlamsızlığı da anlaşılacaktı.

Ayrılıkları derinleştirmek üzerine kurulu politik söylemler, kısa vadede  zaferleri kazandırsa da, ileride çok daha derin toplumsal kırılmalara neden olacaktır.

Bu durum, toplumun tü m kesimlerine kaybettirecek elbette. İki testinin çarpışması hali nde, birisi kırılırsa diğeri de çatlayacaktır.

Umarım temel insan haklarından olan, bu niteliği gereği de vazgeçilemeyen, devredilemeyen ifade, toplantı ve gösteri hakları iktidarlar tarafından bir gün gerçek anlamda anlaşılır. Bu hakların bir anayasal aksesuar, devletin niteliğini süsleyen cici sözler değil, toplumsal uzlaşıyı sağlamanın gerçek araçları olduğu bilincine varılır. Umarım ilerleyen günlerde,Hindu bilgenin kaygıyla öngördüğü, halk yığınlarının birbirleri ile kucaklaşması yollarını geri dönülmez şekilde kaybettiren sözler söylenmez.

 

 

 

 

ETİKETLER :
Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer KARGI haberleri

Spor

Yazarlar

Magazin

Gazete Manşetleri

Hürriyet Gazetesi
Sabah Gazetesi
E-Mail Bülten Kaydı
Arşiv Arama
- -
© Copyright 2013 Gazi SOFT. Tüm hakları saklıdır. Bu site Gazi SOFT haber yazılımı alt yapısı ile yapılmıştır.